10898,70%-0,43
42,49% 0,16
49,31% 0,05
5762,83% 1,55
9287,46% 0,49
Gerçekleri çekinmeden söyleyen, açık sözlü, esprili, cesaretli, heyecanlı, çalışkan bir din görevlisi olarak hafızalarda kaldı. Allah rahmet etsin.
YUNAN KOMUTANI
Mehmet Fahrettin Koçak, 1919 yılında askere gidiyor. Tam bu sırada da, Yunanlılar İzmir’e asker çıkartıyor. Mehmet Fahrettin Hoca da, kendini savaşın içinde buluyor.
Tarih 2 Eylül 1922... Afyon’a 60 km uzaklıkta bulunan “Dumlupınar Mevkii”nde şiddetli çatışmalar oluyor. Afyon Tınaztepeli Ahmet Çavuş (Ünlü) ve Mehmet Fahrettin Çavuş yan yana, omuz omuza savaşıyorlar. Göğüs göğse yapılan savaş sırasında, üzerindeki elbise ve kılıcından komutan olduğunu tahmin ettikleri bir askeri, bu ikisi esir alıp, adını soruyorlar. Yunan Generali Trikopis olduğunu öğrenince, Uşak’ta bulunan Mustafa Kemal’e telgrafla bildiriyor. Ertesi gün de, Uşak İlinde bulunan Mustafa Kemal’e götürüp teslim ediyorlar.
Hocamıza, az fâniye nasip olacak bir şerefin sahibi olarak, “Kahramanlık Beratı” veriliyor ve “Gazi”lik madalyasıyla ödüllendiriliyor. 1973 yılında, ünlü tarihçi Cemal KUTAY, Bolvadin’e gelip, Mehmet Fahrettin Hoca’yı ziyaret ediyor ve Ankara’ya götürüp radyoda konuşturuyor.
*
HAC ATEŞİ
Hocamız kendi hacca gittiği gibi, vekil olarak dokuz kere de hacca gitmiştir. Bolvadin’de hacca gidecekler için merasim evde başlardı. Eşi-dostu, hısımı-akrabası hacca gidecek olan kişileri alır, çarşıya kadar tekbir eşliğinde getirirlerdi. Emirdağ’da “Emeksizler” şirketi vardı. Bolvadin hacıları bu şirketle giderdi. Şoförleri de genellikle Bolvadinli olurdu... Otobüsler, Taktak’ın Nuri’nin dükkanın önünden kalkardı. Otobüsler, şimdiki gibi değil, 26 kişilik olup, bagajı üstünde olurdu. Otobüsün arkasındaki yukarıya çıkan merdivenine yolda kumları açmak için kürek bağlanırdı. Bolvadin’den her yıl hacca giden 10-12 kişiyi aşmazdı.
Yıl 1962…Nisan ayı…Hobban Hoca yine vekil olarak hacca gidecek. Yalnız bir problem var. Hoca’nın karısı Pakize Aba, hacı olmak isteğiyle yanıp tutuşuyor... Hocanın maddi gücü yetersiz ve eşinin pasaportu da yok…İyi niyetli, tertemiz bir annemiz olan Pakize Aba’mızı teskin etmek mümkün değil.
*
Otobüsün şoförü ise, Berber Hacı Abdullah’ın babası Sıtkı Tellioğlu…Hobban Hoca gider, rahmetlik Şoför Sıtkı’ya durumu anlatır. O da: “Yol ücretini verelim, ben onu sınırdan geçiririm.” der. Hemen acele olarak hazırlık yapılır, hocamızla karısı otobüse binerler. Suriye sınırına gelirler. Gümrükler, bu günkü gibi çok sıkı değil… Gümrüğe geldiklerinde Şoför Sıtkı, Pakize Aba’yı otobüsün üstüne çıkartır, eşyaların arasında hasırın içine sarar ve sınırı geçince, tekrar otobüsün içine bindirir. Irak sınırında da aynı işlemi yaparlar… Önce Mekke, sonra Medine derken, huşû içerisinde haclarını tamamlarlar. Hacı Pakize Aba’m mutludur... Dönüşte, tekrar bagaja çıkmayı kabul etmez: “Amaan nîniyen, yakalanırsam yakalanen, ben hacı oldum ya!..” der, ve bagaja çıkmaz. Hiç problem olmadan Bolvadin’e dönerler. Karıncaya sormuşlar: “Nereye?” diye. O da: “Hacca gidiyorum!” demiş. “Varasıya ömrün yetecek mi?” demişler. O da: “Hiç olmazsa yolunda ölürüm ya!” demiş. İnsan bir şeyi azmettiği zaman, onu Cenâb-ı Allah denk getiriyor.
*
CENNET – CEHENNEM
Yıl 1970… Günlerden Cuma…Cuma namazı kılmak için Hobban’ın Camiyi tercih ettim. Hobban Hoca minberde hutbe okumaya başladı. Konu: Kıyamet, ölüm, cennet-cehennem… Hoca yazılı metni okuyup bitirdikten sonra hutbeyi uzattı. “Denizler tutuştuğu zaman...” “Dağlar kökünden sökülüp savrulduğu zaman...” “Güneş köreldiği zaman…” Kıyametle ilgili bu ayetleri söylemeye başladı. Arkasından, İnsanların panik halinde olacaklarını, şaşkınlıklarını, korkularını, kaçacak yer bulamayacaklarını sıraladı.
Sonra sekerât-ül mevt konusuna geçti. İnsan ölürken canın, yün çuvalının içinden bıtıraklı tel nasıl yırtarak çıkıyorsa, canın da böyle çıkacağından, büyük eziyet vereceğinden bahsetmeye başladı. Arkasından cehennem’e geçti. “O, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateştir.” “Ateşten elbiselerin olduğu yerdir.” gibi ayetleri okuyup ağlamaya başladı. Cemaat çok etkilenmiş olup, içeride “çıt” çıkmıyordu fakat hutbe çok uzamıştı.
Camiye girince sol tarafta “sermahfil” dediğimiz müezzin yeri var. Orada, Nebi’nin Deli Ahmet de oturmuş hutbeyi dinliyor. Rahmetlik açık sözlü, iyi adamdı. Hutbe uzayınca dayanamadı ayağa kalktı. “Hocam sen bilin yeter!.. Memuru var, âmiri var... Mesaiye geç kalıyorlar.” dedi. Hoca: “Tamam Âmedim!.. Tamam Âmedim!” dedi ve “Cennet” konusuna geçti. “Altından ırmaklar akar...” “Elbiseler yeşil ve atlastan olup, incilerle bezenmiş…” “Hûriden eşler vardır.” “Sütten, baldan ırmaklar…” ayetlerini söyleyip, Cennet’in güzelliklerini anlatmaya başlayınca, cemaat hutbenin bitmesini istemedi. İnsanoğlu, nedense bazı gerçekleri kabul etmek istemiyor… N.Sait EKİCİ